2/7/2008 · Kategori: siir

2 TEMMUZ
geceydi
köpüren ağızlar vardı
sürüldü sürüleli tarihe ilk kara
köpüren
benzemeyen venüs'ün ak köpüğüne
sudaki lotus çiçeği
UTANIR ŞİMDİ PROMETE
OYULUR CİĞERİ YENİDEN!
Perihan Baykal

BİR EFLATUN ÖLÜM
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
BEHÇET AYSAN

Günaydın yeni gün!
Sabahleyin
Ocakta çay demlenir
Çatıda kumru
Sabah 6.00… Bazı sabahlar, çoğu kez hiç nedensiz, erkenden uyanırım. Uyanır uyanmaz da yatakta fazla oyalanmaz, kalkarım. Yine öyle oldu! Evin, güneşin doğuş yönündeki bölümlerine altın rengi bir ışık düşmüş, bir güzel altın tozuna bulanmış her şey! Salonun ipildeyip duran ışıkları içinde biraz oynayıp-oyalanıp, ben de altın tozuna bulanıp, ardından mutfağa geçiyorum. Gece açık bıraktığım balkon kapısından içeri şen-şakrak sabah sesleri doluyor. Taşıyor hatta. Kristal bir bardak gibi çın çın çınlıyor sabah. Sanki doğa kısacık bir an için ilk günlerini hatırlıyor. Enva-i çeşit (evet, aynen öyle) kuş sesleri, biraz ilerdeki anayoldan gelen trafiğin sesine (önümüzdeki yolda daha çıt yok) karışıyor. Çatıda kuğuran güvercinler… ve birden bir kanat sesi! Güvercinlerimden biri çatıdaki yuvasından balkon demirine aktarma yapıyor ve hemen ardından kanat çırparak uzaklaşıyor. Bir güvercin ailesiyle komşuyum nicedir, hatta bir yavrumuz bile var:) Minnacık bir palaz:) Kanat alıştırmaları yapıyor şimdilerde; arasıra şaşırıp balkona düşüyor; düşmesiyle toparlanıp , deliler gibi çırpınarak uzaklaşması bir oluyor.
Çayın altını yakıp balkona çıkıyorum. Balkona çıkıp, ellerim demirlerde, derin derin içime çekiyorum Temmuz'un bu ilk sabahını. Bütün sesleri, renkleri ve kokularıyla! Sardunyalarım da ben gibi esrik, titreşip duruyorlar, pembe tüveyçlerini okşayan parmakları atında naif sabah rüzgârının.
Sabahın bu saatinde ne çok mavi! Denizin ve göğün, bir sevişme gecesinin sabahında birbirine karışan teri… buhur olmuş tütüyor!
Günaydın yeni güne!..
dönen durmadan,
durmadan dönen,
ve belki bu yüzden,
hiç eskimeyen;
o hep ışıl çarkıfelek!
***
Sincan İstasyonu…
Sabah teneffüsü uzadı gitti:) Dün akşamki okumalarımdan söz edecektim oysa!
Sincan İstasyonu'nun 10 ve 11. sayıları: Kırmızı ve mavi. Nasıl keyifli bir dergi! Hani irili ufaklı cepleri var ya Sincan İstasyonu'nun, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan minik notlar-alıntılar-değiniler; onlardan birinde de Emin Özdemir'in "Sincan İstasyonu bir aşk mektubu gibi okunuyor" sözü var ya: Aynen öyle. Aşk mektubu mu bilemem ama her ay yolu gözlenen bir mektup gibi okunduğu kesin. Evet, her köşesi "okunabilir" bir dergi Sincan İstasyonu, gerçekten de.
10. sayının kapak yazısında Abdülkadir Budak " 'Aydın Şair' sıfatı tarihe mi karışıyor?" diye soruyor ki çok önemli buluyorum yazısındaki saptamaları ve bu sorgulama çağrısını.
Aynı sayıda, İlyas Tunç'un, Zaman Avcısı başlıklı yazısındaki şu bölümü tırnak içine almışım:
"… Şairler, olaylar arasında sıra gözetmezler. Öncelik ve sonralık tarihe aittir.
Şiir eşzamanlıdır.
Eşzamanlılık, bütün zamanları aynı anda yaşamaktır. Bütün zamanları aynı anda yaşamak, kaos yaratır. Kaos, hareket ve değişim demektir; şiir de… Şiirsel kaos, imgelerin çarpışması sonucu oluşur. İlk çarpan, ilk hareket ettirendir. İlk dize; hatta ilk sözcük bu yüzden önemlidir. Duygusal değişim; ya da estetik haz, bu çarpışmanın ortaya çıkardığı enerjiden başka bir şey değildir. İmgesel çarpışma, neden-sonuç ilişkisine dayanmaz. Bu yüzdendir ki şairler, birbirinden uzak gerçeklikleri bir araya getirebilir:
'Susardın ve kar yağardı.' (Hicri İzgören / Suskun)
Peş peşe gelen bu şiirsel eylemler, 'kalktım ve yüzümü yıkadım' eylemlerinden farklıdır. İkincisi çok sıradan, ilki şaşırtıcıdır Çünkü, sustuğumuz zaman kar yağdığı görülmemiştir. Şaşkınlık, alışılmamışı görmekten doğar. Görmek için, ışık gerekmez. Sözcüklerin ışığa ihtiyaçları yoktur.
Şiir, ışığını kendi yaratır."
Sayı 11'de Tuncer Uçarol'a ait yazıda, hemen bütün kitaplarını aldığım ve yakın bir zamanda okuyabilmeyi umut ettiğim Nurullah Ataç'la ilgili birkaç cümle dikkatimi çekiyor: "… Nurullah Ataç 'şairin serüvenine bütüncül bakma' çalışması yapmamıştı hiç. Deneme türünde, daha doğrusu gazete yazıları kapsamında neredeyse günce diyebileceğimiz bir türde yazmıştır ünlü eleştirilerini." Yazısından anladığım kadarıyla, T. Uçarol olumluyor bu tarzı.
Adı, yaşadığı semtte bir parka verilen Dinçer Sezgin'in "Bu sevinci nasıl anlatılır acaba?" başlıklı, buram buram içtenlik tüten yazısın da okudum tabii ve sevincinden kucaklayasım geldi bu güzel insanı.
Yine etkilenerek okuduğum bir başka yazı: Lütfiye Aydın'ın " 'Ara'da Kalmak" başlıklı yazısı: Baştan dudağımda bir gülümseme ve hatta, "özgün ilençler ustası" annesinden söz ettiği bölümde küçük kahkahalarla okuduğum ve yazarının dilindeki ironiye bayıldığım yazının, sonlarına doğru burkulmaya başlıyorum. "Yangından iki gün sonra, 'yirmi genç ölünün tabutu arasında' yapılan bir uçak yolculuğu, simsiyah bir imge olarak çıkmamacasına çakılıyor yüreğime.
Ve iki şairden iki dize.
Biri 10. sayıdan ve Neşe Yaşın'a ait:
"Solan gülün hafızası
dalından koparıldığı ana dair" (Gülün Hafızası'ndan)
Diğeri 11. sayıdan ve şairi Fikret Demirağ:
"Şair: Önce İnsan'daki 'meleği' gören,
sonra 'iblis'i fark eden!" (Sorular Ve Parçalanmalar'dan)
***
berfin bahar…
Bir yanlışlık olmuş sanırım ve 121. sayıda yayımlanan bir şiirim (:Susmalar Alfabesi) bu ayın Berfin Bahar'ında, yani sayı 124'te de yayımlanmış. Eh, ben bundan şikayetçi değilim tabii, hatta mübalağa memnunum diyebilirim:) Dilimde tuhaf, baharatlı bir tatla dokuduğum (:yazdığım) ve çok sevdiğim bir şiirdir o! Berfin Bahar'ı nasıl unuturum artık!
124. sayının birkaç yerinde duraladım.
Vecihi Timuroğlu "Marksçılık ölmedi!" diyor: "… Kuşkusuz, Marksçılık'ın da, gelişme yasalarından nasibini almaması düşünülemez. Ancak, okuduğum hiçbir yapıtında, "yanlış" görmedim. Kusurlar var, ama kusurlar, bilimin o günkü verilerinden kaynaklanıyor. Yanlış yapmıyor, çünkü doğru düşünmenin yöntemlerini şaşırmadan kullanıyor."
Bertan Onaran "Nâzım Hikmet'in unutulmaz deyişiyle 'ağzımız dünyanın acılığını' hiç değilse bir haftalığına unutsun diye üçüncü kez gittik Küba'ya 21-29 Nisan arasında; bu hem kapatıldığımız, yaşatıldığımız anamalcı zindandan kaçıştı, hem de düşülkeye bir kez daha sarılma" diyor ve oradaki bir gözlemini şöyle aktarıyor: "… önünden geçtiğimiz ilk-ana okulunun demir parmaklıklı pencerelerinden bakınca, dersliğin dört bir yanına saçılmış, oyuncaklarla ya da birbiriyle oynayan kızlarla oğlanları gördük. Sevinç dolu bir cıvıltı, ama bizdeki gibi hastalıklı tek bir bağrış, haykırma, itişip kakışma yok; öğretmenleri, az önceki müze evde de, bu okulda da alabildiğine dingin yüzlü, yüksek sesli tek bir komut işitilmiyor, gerek yok: özdüzen kendiliğinden sağlanmış."
Mehmet Güler "Sanatçılarda İç Göz" başlıklı yazısında yürek gözüyle gören sanatçıları anlatıyor: "… Dağlarca'nın artık iki gözü de görmüyor. Dağlarca, kaybolan gözleri yerine iç gözünü geliştirmiş. Eline verdikleri şiir kitaplarının kapaklarına dokunarak, parmaklarını sürterek renklerini tahmin etmeye çalışıyormuş: 'Bunun rengi yeşildir, mordur, kırmızıdır, laciverttir…' diyormuş. Ama hemen tümünü de tutturuyormuş."
Ne diyor koca çınar?
"Nice yaşlanırsan yaşlan
Bütün yapraklar kımıldamasa da
En karanlık yerinde
Kımıldar sevgin" (Fazıl Hüsnü Dağlarca, Uyanan Sayı şiirinden, Berfin Bahar 108; Şiir Defteri)
Gününüz ve gönlünüz aydın olsun, yeniden ve yineden hep!
26/6/2008 · Kategori: siir

BAHÇET'E AĞIT
Herkes bir şey söylüyor
Kimi aşk diyor kimi ilkyaz
Böyle yapar insanı,
Ama hiçbiri bilmiyor biraz
Dön kendi kendine
Dön kendi kendine, başım!
Kaç Samanyolu fışkırır düşlerinden
Kim bilir kaç dağ çiçeklenir
Kaç deniz ölür kaç ozan yanar
Bükülür boynun senin, ey şiir!
Kal kendi kendine
Kal kendi kendine, düşüm!
Çavdarların biçildiği tarlalarda
Gece, Ay daha güzeldi
Ve gölgeleri ağaçların
Daha bir uzar giderdi
Ak kendi kendine
Ak kendi kendine, yaşım!
ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU
(d. 1 Ocak 1935 - ö. 24 Haziran 2008)

EŞKİYAR
şeftali çiçekleri de geçti bak
bir çıngı çakımı bahar
inkârımla harlanan cennet
söndü!
çağlara, çırağlara, çıngıl erik dallara
çavmasın güneş
sussun gül oyalı söz!
dündü dünya yeşildi pır pır ederdi kanatları
döndü dünya sarardı su karardı mahmuzları
gülüm gene öksüz
ah gene öksüz!
karacanın karasındaki
yaralı nazar
muttasıl kanayan kurşun
olsun!
elbet acıyla büyüyecek
bu acem gülü…
bu zerdüşt ateş!
PERİHAN BAYKAL
Sincan İstasyonu, Sayı:10
26/6/2008 · Kategori: alinti

SARHOŞ OLUN!
"Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz."
(XXXIII, Sarhoş Olun'dan)
"Çokluk denizinde yunmak herkese vergi değildir: bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak; beşiğinde bir periden kılık değiştirme ve maske zevkini, ev kinini ve yolculuk tutkusunu almış kişi, yalnız o kişi, insan türünün sırtından bir canlılık sarhoşluğuna dönüştürür bunu.
Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez."
(XII, Kalabalıklar'dan)
"La Bruyere bir yerlerde, 'Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!' der, kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.
Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal, 'Nerdeyse tüm mutsuzluklarımız odamızda kalmayı bilememiş olmamızdan geliyor başımıza,' der, böylece, içe kapanış hücresinde, mutluluğu devinimde, bir de yüzyılımızın güzel diliyle konuşmam gerekirse, kardeşçil diye adlandırabileceğim bir fuhuşta arayanları getirir usumuza."
(XXIII, Yalnızlık'tan)
"şaşırtma hazzı, şaşırma hazzından sonra en büyük hazdır."
(XXVIII, Kalp Para'dan)
"Çinliler kedilerin gözlerinden okur saati.
…
Ben de güzel Feline'e, öylesine güzel adlandırılmışa, hem türünün onuru, hem gönlümün övüncü, aklımın kokusu olana doğru eğildiğim zaman, ister gece, ister gündüz olsun, ister ışıkta, ister yoğun karanlıkta olsun, tapılası gözerinin derinliklerinde açık açık saati görürüm, hep aynı saati, uçsuz bucaksız, görkemli uzam gibi büyük, dakika, saniye bölümü de bulunmayan bir saat; saatler üzerine işlenmemiş, kımıltısız, gene de bir iç çekiş kadar hafif, bir bakış kadar hızlı bir saati."
(XVI, Saat'ten)
" 'Neyi seversin sen, öyleyse, olağanüstü yabancı?
'Bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları!' "
(I, Yabancı'dan)
"Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır. Her insan kendine yetecek ölçüde afyon taşır içinde, durmamacasına yenilenen bir afyon. Hem doğumdan ölüme dek, olumlu ergiyle, başarılı ve kararlı eylemle dolmuş kaç saatimiz var ki? Aklımın çizdiği bu tabloda, sana benzeyen bu tabloda yaşayacak mıyız bir gün, bir gün bu tabloya geçecek miyiz?
Bu gömüler, bu eşyalar, bu lüks, bu düzen, bu kokular, bu mucizemsi çiçekler, sensin. Götürdükleri o tümden zenginlik yüklü, o üzerlerinden tekdüze gemici şarkıları yükselen kocaman gemiler düşüncelerimdir, uyuyan ya da göğsünde yuvarlanan düşüncelerim. Sonsuzluk denilen denize doğru götürüyorsun onları usul usul, bir yandan da güzel ruhunun duruluğunda göğün derinliklerini yansıtıyorsun. Gemiler dalgalardan yorgun düşmüş, ağızlarına dek Doğu ürünleriyle dolup ana limana dönerken de benim düşüncelerimdir, zenginleşip Sonsuzluk'tan gene sana dönen düşüncelerim"
(XVIII, Yolculuğa Çağrı'dan)
PARİS SIKINTISI
CHARLES BAUDELAIRE
Fransızca aslından çeviren: Tahsin Yücel
T. İ. B. Yayınları, Temmuz 2006
12/6/2008 · Kategori: asma bahce

Sevgi Neydi?
...
Bir yandan teorilenilir
ille de bir yandan
Aytmatov okunurdu!
"ayvanlarda sararırken ayvalar..."
...
Dağ gibi, ova gibi, bulut gibi yalın...
Koca Aytmatov da gitti demek!
Dalları çıplacık bir ağaç şimdi yaz...
...
Ben şimdi hangi kuyuya...

ÜTOPYASIZ ZAMANLAR
Hayâl Gücünü Kaybeden İnsan da, Ülke de Yarınsızdır!
Ütopya, "düşsel ülke" demek. Yunanca "hiçbir yerde olmayan yurt" anlamına geliyormuş. Hiçbir yerde değilse, nerde peki? İmgelerimizde, düşlerimizde, düşüncelerimizde. Biz yaratıyoruz yani, bir gelecek tasarımı olarak. Özlemlerimiz ve korkularımız biçimlendiriyor en çok, ütopik düşlerimizi.
Kim demişti, artık ütopyalar devri bitti, insanların bir "ütopya"sı bile yok artık, diye. Okuma hızımızdan daha hızlı yazan Yalçın Küçük hoca cilt cilt kitaplarından birinde buna benzer bir şey demiş olabilir. Evet, arayıp hiç değilse bir cümlesini buluyorum, birkaç yıl önce okurken ilginç bulup altını kalınca çizdiğim: "Eğer bir ülkede polis romanı ve ütopya geleneği yoksa, hem roman ve hem de bilimin gelişmesi çok zordur ve rastlantılara bağlıdır"(1) demiş ve "yıllardır bunu vurguluyorum" diye de eklemiş. İlginç bir yaklaşım… Ütopya geleneğimiz yok, doğru ama insanoğlu giderek düşlerini, daha iyi-daha güzel-daha âdil bir topluma olan inancını yitirmiyor mu bu cangıla dönen, sözümona "yeni" dünya düzeninde? Bu yalnızca bize özgü de değil. Dünya giderek daha konsantre bir yer oluyor ve Türkiye'de, diyelim taşrada yaşayan bir insanla, bir metropol ülkenin gökleri delen başkentinde yaşayan insan, aynı yere bakıp aynı şeyleri düşünebiliyor artık. Giderek tarihsel varlıklar olmaktan çıkıp aynı ağ üzerinde, aynı ân'ı yaşayan benzer ve kişiliksiz varlıklara dönüşüyoruz. Garip bir eşitlenme. Ya da eşitlik yanılsaması. Uygar dünya ne kadar uygar? Bu soruyu sormaktan alamıyorum kendimi son yıllarda. Yıllar önce, bir arkadaşım, yurtdışından yazdığı mektubunda "Bir Avrupa uygarlığı falan yok!" diye isyan ediyordu. "Ben Avrupa sanatına, edebiyatına, felsefesine inanmıyorum artık!" Tabii bunda öznelliğinin ve o an içinde bulunduğu duygu durumunun etkisi çokçaydı ve ben şu anda böyle bir iddiada bulunuyor da değilim. Ama, günümüzde tıpkı, bir piramitlere ve bütün o görkemli uygarlık kalıntılarına, bir de etrafındaki, cehaletin kol gezdiği Mısır halkına bakıp gördüğü insanların yine bu gördüğü uygarlığın kalıtçıları olduğuna inanmakta zorluk çeken turist gibi ben de zaman zaman düşünmüyor değilim, ancak tarihin ya da bize tarih olarak sunulanın egemence istenilen yönde biçimlendirilmiş niteliğinin ve evet, tüm o görkemi yaratanın da o kavruk insanların ta kendisi olduğunun bilincinde olarak! (Brecht'in dediği gibi, "krallar mı taşıdı o koskoca kayaları?") Düşünüyorum, çünkü günümüzde Aldous Huxley'in "yeni dünya"sı gerçekleşti, karamsarlık falan hiç değil bu; –ki hakkımız var buna-; geçmişin, tarih bilincinin en azından çarpıtılarak yok edildiği ya da yok edilmeye çalışıldığı bir dünyanın tam ortasındayız. Acı, ama gerçek!
Peki, niye yitirdik düşlerimizi? Düşlerimiz niye ve ne zamandan beri artık yalnızca "kara" ütopyalar üretmeye başladı? Evet, bir de Kara Ütopyalar var. Aldous Huxley'in Yeni Dünya'sı, George Orwell'ın Hayvan Çiftliği ve şu anda ikinci kez okumaya durduğum "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört"(2)ü gibi. Kara ütopyanın ilk edebi örnekleri bunlar sanıyorum. Bu yeniden okumalar, elime Anthony Burgess'in Otomatik Portakal(3)'ının geçmesiyle başladı. Otomatik Portakal ürkütücüydü, tam anlamıyla bir karabasandı. Bu ürkütücülük, biraz da, kullanılan "edebi"likten uzak, popülist ve kaba dilden kaynaklanıyordu belki. Tek bir "iyi" örneğin, olumlu anlamda kahramanın olmadığı, belirsiz ve korkunç bir geleceğin anlatıldığı bir dünya… Baskının ve kaosun egemen olduğu…Tüm insani özelliklerini yitirmiş insanların kol gezdiği… İzlemedim ama, romanından uyarlanmış bir sinema filmi de olduğunu biliyorum Otomatik Portakal'ın. Tıpkı, Holywood kaynaklı, bilimkurgu ya da korku-gerilim türünden pek çok benzeri gibi. İçin için çürüyen, insanın insana güvenini yitirdiği, güçlü olanın güçsüzü ezdiği, şiddetin egemen olduğu bir dünyayı anlatır bu öyküler. Belirsiz bir zamanda geçer çoğu, bir "gelecek" zamanda. Ama gerçekten o kadar belirsiz ve uzak bir zaman mıdır bu?
Bakın, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te anlatılan totaliter yönetim, halkın kültürel gereksinimleri için neler yapıyor, neleri uygun görüyormuş; okuyun ve hangi zaman ve uzamdan söz edildiğine siz karar verin!
"(…) Upuzun bir şubeler zinciri, proleter yazını, müziği, tiyatrosu ve öteki eğlence biçimleriyle uğraşıyordu. Burada spor, cinayet haberleri ve astrolojiden başka hemen hemen hiçbir şey içermeyen paçavra gazeteler, tahrik edici ucuz romanlar, buram buram cinsellik kokan filmler, duygu sömürüsü yapan ve birtakım makineler tarafından bestelenen şarkılar üretiliyordu." (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, s. 44)
Psikolojide projeksiyon (=yansıtma) mekanizması denen bir savunma mekanizması vardır. Kişi kendi kusurlarını, olumsuz ve kötü yanlarını, çoğu kez bilinçsiz olarak karşısındaki kişi ya da nesneye yansıtır. Bir leke ya da resmin yorumlanmasına dayanan Rorscach testi benzeri kişilik ölçme testlerinin esası da bu mantığa dayanır. Emperyalist dünya, romanları, kara ütopyaları ve filmleriyle bunu yapıyordu işte ve üzerimize Pandora'nın kutusunu boşaltır gibi kendi kâbuslarını boşaltıyordu. Anlattıkları insanlar tıpkı kendilerine benziyordu oysa. Projeksiyon makinası çalışıyordu ve biz perdeye yansıyanları kendi yansılarımız sanma yanılsamasına sorgusuz sualsiz düşüyorduk! İzlediklerimizin tiryakisi oluyorduk en kötüsü; çok-satar, çok-izlenir kılarak gördüklerimizi.
Ütopyalar, demiştik! Ütopya kavramına adını veren, İngiliz yazar ve devlet adamı Sir Thomas More olmuş. Thomas More ilginç bir adam. Son derece zeki, keskin bakışlı, içinde yaşadığı çağın ve bizzat içinde yer aldığı sistemin çarpıklıklarını görebilen ve çözümler üretebilen bir insan. Krallık baş danışmanlığına kadar yükselmiş, Kral VIII. Henry'yi İngiltere kilisesi'nin başı olarak tanımadığı için boynu vurulmuş (aslında suçunun cezası kol ve bacaklarından bağlanıp çekilerek dört parçaya bölünmekmiş ama son anda kral bu cezayı hafifletmiş!), ardından papa tarafından azizliğe yükseltilmiş. Bir güçler savaşının ve o zalim vasatlığın tam ortasında, ilkelerine bağlılığı, ödünsüzlüğü, sözünü esirgemezliği ve farklı çalışan kafası ile göz kamaştıran, diğer yandan da yürek burkan bir örnek.
Ütopya(4) bir politik eleştiri olmasının yanı sıra, ikinci bir Platoncu "Devlet" öğretisi ve politik reformlara bir çağrı olarak da algılanmış. Yazıldığı yani yazarın yaşadığı dönem önemli. 1477 ve 1535 yılları arasıdır bu. Yani yeniçağ başlangıcı. Kapitalist birikimin tekelleşme ve sömürgecilik aşamasına doğru depara kalktığı, burjuvazinin eskinin içinde boy veren "yeni" olarak göz kamaştırdığı, yeni bir dünya arayışında lokomotif görevi üstlendiği çağın başları.
Ancak, eşyanın tabiatı gereği çelişkilerle doludur More'un Ütopya'sı. Özel mülkiyetin olmadığı, ortaklaşacı bir toplum modeli sunar bize More. Onca uzaklıktan, sağduyusu ve keskin zekasıyla yaşanan sorunların kaynağını ve çözümü görebilmiştir yazar. Ama çelişki buradadır işte. Thomas More erken dönem sosyalistleri tarafından "ütopik sosyalistlerin babası" ilan edilmiş olsa da, dikkatli bir okuma, kitabın bir çok pasajının, ilerde gelişecek İngiliz emperyalizminin ipuçlarıyla dolu olduğunu görmemize yeter.
Ütopya savaşçı bir toplum modelidir, her şeyden önce. "Savaşı, insandan çok hayvanlara özgü, gene insanın doğasına zarar veren çok aşağılık bir şey olarak görürler. Diğer bütün halkların aksine, savaşta kazanılan zaferin en aşağılık zafer olduğunu düşünürler. Kendilerini ve dost ülkeleri savunmak ya da baskı altında ezilen toplumların içinde bulundukları rejimden kurtulmalarına yardım etmek gibi amaçlar dışında savaşa girmezler." (Ütopya; s. 35) Ama "Savaş aletleri icat etmekte ve bunları kullanana kadar düşmandan saklamakta çok ustadırlar; aksi takdirde düşman kendini bu silaha hazırlar ve böylece buluş yararsız hale gelirdi." (a. g. y.; s. 145) Evet, Ütopyalılar girdikleri savaşlarda her ne kadar düşmanlarına karşı da en az kendi vatandaşlarına olduğu kadar iyi ve merhametli davranıyor olsalar ve bilgece yöntemleri kullanmayı tercih etseler de savaş strateji ve taktikleri konusunda bir hayli mâhirdirler. Bir de şu pasaja bakalım: "(…) Eğer bu usul işe yaramazsa, düşmanlarının arasına nifak tohumları ekerler ve Prensin kardeşini ya da asillerden birini tahta çıkmaya teşvik edip, Prenslerin hiç sönmeyen taht hırslarını alevlendirirler. Eğer onları içeriden kızıştırarak bölmeyi başaramazlarsa, düşmanlarını onlara karşı kışkırtırlar. Bu konuda paradan kaçınmazlar, fakat kendi askerlerini savaşa yollamakta çok cimri davranırlar, vatandaşlarından bir tekini bile düşman ülkenin herhangi bir Prensiyle dahi değişmezler. (a. g. y.; s.139)
Bana çok tanıdık geldi bu anlatılan usuller! Ya size?
Olumlu anlamdaki ütopyalardan biri de, Tommaso Campanella'nın Güneş Ülkesi(5)'dir. More'dan nerdeyse yüz yıl kadar sonra, Rönesans ve Reform çağı olarak bilinen dönemde yaşamış bir İtalyan düşünürüdür Campanella; Güneş Ülkesi de yine bir ortaklaşacı toplum tasarımı. Yeniçağın ve bilimselleşmenin, naif öneriler biçiminde de olsa sancılı izlerini taşır eser.
Evet, her şeye karşın, yazıldığı dönemlerin ateşleyicileri ve ufku oldu ütopyalar. Veysel Atayman'ın, Güneş Ülkesi'nin önsözünde yer alan şu cümleleri ütopik düşüncenin temeli ve niçin bir ütopya geleneğimiz olmadığı konusunda fikir verir nitelikte: " Ütopik düşüncenin temeli Avrupa'da, Platon ile başlayan ve rönesanstan itibaren laikleşen toplumsal eleştiri geleneğine dayanır. Özellikle Avrupa aydınlanma hareketinde söz konusu laik eleştirel bilinç, 'yenilenmiş bir politik toplum tasarımına ve düşüncelerin ifadesine yönelik rasyonel bir göstergeler dili arayışına' destek verir."(Güneş Ülkesi, s. 10)
Şimdi, bu örnekler üzerinden, tekrar sorabilirim: Ne oldu da olumlu ütopyaların yerini kara ütopyalar aldı? Bunun aslında çok basit bir açıklaması var: Burjuvazi ilerici özelliğini yitirdi ve gericileşti. Her can çekişen ama can çekişirken hayatta kalmaya da çalışan kurum gibi, onun da 'korku'ya gereksinimi var! Belirsizliğe, ümitsizliğe ve umarsızlığa. Bir ara, Anadolu kırsalında "düş" toplayan Amerikalı uzmanlardan söz ediyorlardı. Ne kadardır doğruluk payı bilmiyorum ama inandırıcılıktan çok da uzak bulmuyorum ben bu söylentiyi. Rüyalarımıza gereksinimleri var: Bizi daha iyi kandırabilmek için! Kâbuslarımıza gereksinimleri var: Bizi daha iyi sindirebilmek için!
Büyük Birader, o her yerdeki gözleriyle bizi izlemeye ve gözetlemeye devam ediyor. Soruyorum! Üzerimizdeki ölü toprağını silkelemenin, onların kara ütopyalarına karşı bizim de kendi ütopyalarımıza ve düşlerimize sahip çıkmamızın; yeni ve aydınlık ütopyalar üretmemizin zamanı gelmedi mi?
Kaynakça:
(1) Şebeke, Yalçın Küçük, YGS Yayınları, 2. Basım, Nisan 2002
(2) Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Çeviren: Nuran Akgören, Can Yayınları, 16. Basım, Mayıs 2007
(3) Otomatik Portakal, Anthony Burgess, Çeviren: Aziz Üstel, Türkiye İş Bankası Yayınları, 6. Basım, Eylül